|
İnsanlığın
Eskitaş çağlarından bu yana eserleri ile çizdiği grafik izlendiğinde, küçük avcı topluluklarından
köylere, köylerden site hayatına, site hayatından kent devletlerine ve daha sonraları, imparatorluklar ile
diğer çeşitli devlet yönetimlerine varılır. Toplumun yapı ve kültürünü oluşturan sonsuz faktörlerin
kışkırttığı sanatçının eseri, dolayısıyla toplum-sanatçı ikilisinin
ortak malı olur. Ancak eser, sanatçıdan çok toplum malı olarak kabul edilir. Bu nedenle sanatçıları,
çeşitli kavim ve milletlerin adına göre sıralıyoruz. Bu açıdan bakma, sanat eserinin kişisel
bir fantazi olduğu görüşünü de reddeder. Bu yüzden sanat eseri, toplumsal yapıyı ve düşünüşü
yansıttığı oranda, sanatçı kişiliğini ve fantazisini de ortaya koymaktadır.
Réné Hygue’ün de dediği gibi sanat estetikle iç
içedir. Çünkü çağların dünya görüşleri, aynı zamanda estetik görüşleri de yansıtır. Sanat
eserinin bir dünya görüşü ürünü olduğu kabul edilince, Mısır mimarisinin neden bir Yunan mimarisinden
farklı olduğu anlaşılır. Gene aynı şekilde, Hristiyan ve İslam toplumlarının
neden ayrı birer dünya görüşünü yansıtan sanat eserine ihtiyaç duydukları da ortaya çıkar. Bu bakımdan
biz, devlet yapısının ve inançların, sanat eserinde payları olduğunu anlıyoruz.
Toplum kültürünün sanatçı için ne denli itici bir güç
olduğunu biliyoruz. Örneğin, insan toplulukları site haline gelmeden önce, sanatçının teknik yönden
geliştiğine tanık olmuyoruz. Site, sanatçı kabiliyetleri, devamlı bu yönde çalışmaya sevketmiş
ve sonunda anıtsal sanatların ilk dönemi olan arkaik üsluplu eserlerin ortaya çıkmasında başlıca
rolü oynamıştır.
İnsanlık tarihi, büyük bölümler halinde üç önemli
kültür dönemine ayrılır. Bunlar, yağma kültürü, tarım kültürü ve bilimsel teknoloji kültürüdür. İnsanlar
bu kültür aşamalarının birinden diğerine geçebilmek için, binlerce yıl çabalamak zorunda kalmışlar
ve dolayısıyla büyük acılara sebep olmuştur. Örneğin yağma kültüründen tarım kültürüne
geçiş, yalnız kişisel ıstıraplarla atlatılmamış, aynı zamanda insanoğluna
çok zor gelen, toplumsal yapılarının da tamamen değişmesine neden olmuştur. Çünkü yağma
kültürü içinde yaşayan insan, yiyeceğini doğada hazır olarak bulmaya alışmıştı.
İşte bu hazıra alışmadan, kendi ürettiği ürün ile yaşama durumuna geçiş, yağma
hayatının bütün gereklerini terketmesini zorunlu yapmıştı. Primitif halk sanatları’nın
doğuşu, site ile birlikte anıtsal mimarinin ortaya çıkışı, sanat eserinde kompozisyon fikrinin
idrak edilmesi, büyük dinlerin belirmesi hep tarımsal kültür döneminde insanlığın malı olacaktı.
Yağma kültüründen sitenin doğmasına kadar geçen
zaman içinde, sanat eserlerinin üslubunda anıtsal nitelikler olmadığından, bu devrenin eserlerine ‘primitif
halk sanatları’ diyoruz. Primitif halk sanatları, yarı tarımcı ve çobanlıkla geçinen toplumlarda
gözleniyor. Bu sanatların diğer bir özelliği, devlet kuramamış aşiret topluluklarının
sanatı olmasıdır.
Primitif halklarda görülen resimlerin özellikleri :
- Buzul Çağı’nın mağara içlerinde
yapılmış olan hayvan resimleri, bu halklarda açık havadaki kayaların üzerine çizilmeye başlanmıştır.
Ancak bu kez Buzul Çağı’ndaki gibi yalnız hayvan değil, insan resimlerinin yapılması da
söz konusudur.ayrıca bu resimler, Buzul Çağı’nın tek tek yapılmış olan hayvan resimleri
de değildir. İnsan ve hayvan , bir konu çerçevesinde bir arada resmedilmiştir. Yalnız konuya tahsis edilmiş
belirli bir yüzey düşünülmemiş, konu herhangi bir yüzeyin, bir parçasına işlenmiştir. - Buzul
Çağı’nın hayvan resimlerini karakteri, hayvanın göz önünde teşekkül eden optik görüntüsünde
idi. İşte bu optik görüntü, hayvan resimleri için aynı kalmakta, fakat insan , şematik ve çizgi halinde
gösterilmekteydi. Yani insan resmi, hayvan resmi gibi optik görüntünün gözdeki yansımasına göre değil, uzuvlarının
idrak durumuna göre biçimlendiriliyordu. Demek ki insanın uzuvlarını idrak edip etmemesine göre, yapısal
olarak uzuvların yan yana sıralandırılması söz konusu oluyordu. - Mağara çağının
birbirlerini kesen ve birbirleri üzerine resmedilmiş olan figürleri bu kez birbirini kesmeyen fakat birbirleri ile ilişkili
olarak, bu konu çevresinde toplanıyorlardı. - Cinsel uzuvların özellikle belirtilmesi, ilk kez primitif
halklarda görülüyor. - İnsan figürlerinin iç formları belirtilmiyor. Figürler bir gölge resim halinde gösteriliyor.
- İnsan başı önceleri gövde ve başa oranla, çok büyük resmediliyor. Sonraları ise başın
oransız olarak büyüdüğü görülüyor. Bu dönem Buzul Çağı’ndan sonra ilk köylerin doğduğu
sırada gözlemleniyor. - Resimlerde av ve savaş sahneleri , hayvan sürüleri, dini danslar konu olarak ele alınıyor.
Yer yer tek bir hayvanın da resmedildiği görülüyor.
Primitif halklar, devlet kurar kurmaz, siteler halinde yaşamaya
başlıyorlar. İşte tunçun işlenmesi ve yazının keşfi de bu sıralara rastlıyor.
Demek ki site ile tarih başlıyor. Böylece insanlığın yeni ihtiyaçları sanatta anıtsal nitelikli
taş yapılara, heykellere biçim veriyor. Bu önemli oluşum sonucu, sanatta ‘arkaik üslup’ dediğimiz
üslupta eserlerin doğması mümkün olmuştur. Arkaik üslup, anıtsal sanatların ilk aşaması
olarak kabul edilir. Arkaik üslup özellikleri, her işi yapan köy insanı yerine, herkesin iş bölümü yüzünden
ayrı bir meslek sahibi olduğu toplum ortamında oluşudur. Bu nedenle belli bir teknik yetkinlik, arkaik
üsluplu eserin önemli bir isteği olarak belirmiştir. Ölçü birimlerinin tespiti de bu devrede görülür. Geometrik
ve matematik ölçüler, yapıda geçerli olur. İş bölümü yüzünden sanatçı, kendi alanında yeterince çalışmış,
sanat eserinin vasat el işinden farklarını anlamıştır. Daima kendi alanında çalıştığından,
yeni gözlemlerini eski eskilerinin üstüne katmasını öğrenmiştir. Bu nedenlerle, arkaik üslupta çalışan
bir sanatçının kişiliğinde, primitif halk sanatlarının sanatçısına oranla, çok farklı
bir sanatçı kültürü doğmuştur. Arkaik resim sanatının özellikleri :
- Arkaik resim sanatı, arkaik rölyef biçimlendirmesinin
özelliklerini taşır. - Primitif halk sanatlarının resim anlayışı, arkaik resmin ilk
döneminde aynen görülür. Yani, çeşitli olayların şematik figürlerle ifade edilmesi devam eder. - Figürlerde,
vücut cepheden, baş ve ayaklar yandan gösterilir. Vücut normal ölçülerinde gerçeğe yakın olarak gösterilir.
Kompozisyon içindeki figürler birbirlerini kesmezler. - Yüzlerde kişisel ifade yoktur. Figürler belli kişileri temsil
ederler. Figürlerin büyüklükleri toplumdaki mevki hiyerarşisine göre tespit edilir. - Figür resimleri daima yazı
ile yanyana ve içiçedir. Resimler, dinlerin ya da devlet şeklinin yapısına göre temsil edici ya da hikaye edici
bir özellik taşır. Resimler süs niyeti ile yapılmazlar. - Arkaik üsluplu resim, şematik, kaba ve katı
biçimlerdedir. Bunlar, din ve devlet kurumlarındaki önemli kişilerin hayatlarını sembolik olarak yansıtırlar.
Ya da o kişilerin bizzat kendisi olarak kabul edilirler.
Arkaik üslup niteliklerinin giderek ‘klasik üslup’a
varması, toplum yapısında ve teknik buluşlarda önemli gelişmelerin yapılmasını gerektirir.
Arkaik dönemde, yani tarımsal kültürlerin arkaik devresinde, sanatçının tamamen din ya da devlet adamının
emrinde olduğunu görüyoruz. Klasik üslup ise sanatçıya farklı bir görev yüklüyordu. Böylece ele alınan
yapı dini değil, birinci planda saray ve devlet yapıları oluyor. Fakat devlet yapısında din
kurumunun etkisi heniz çoktur. Böylece yeni bir sistem ve yeni bir dünya görüşünün ortaya çıktığı,
eserlerin özelliklerinden anlaşılıyor. Eğitimden aile anlayışına, devlet kurumlarına,
iş hayatına, devlet adamlarının yaşayış tarzlarına kadar her şey değişiyor.
Barok üsluplu resim sanatının özellikleri :
- Kompozisyon bakımından klasik üsluplu resmin özellikleri
bu devrede ortadan kalkmaya başlar.Kompozisyon dağılır. Pramidal ya da üçlü kompozisyon yerini dağınık,
diagonal düzenlere bırakır. Kapalı kompozisyon yerini açık kompozisyon alır. - Resim yüzeyi,
mimari yüzeyler gibi parçalanır, ayrıntılaşır. - Vücut anatomisi küçük adalelere, damarlara kadar
gösterilir. - Dolayısıyla sağlam duruşlu, klasik vücut kuruluşu dağılır ve yerini
adeta bir adale yığını alır. - Klasik üslubun durgun yüz ifadesi, yerini hisli, ıstıraplı
ve neşeli tavırlara terkeder. Duruk yüzler ve sade vücut hareketleri yerlerini teatral denilen mübalağalı,
hissi duruşlara, yüzlere, mimiklere, el, kol ve vücut hareketlerine bırakır. Figürler, adeta tiyatro sahnesindeymişcesine
pozlar takınırlar. Sahte hareketli bir figür topluluğu, süslü saray, ev ve kır atmosferi içinde kompoze
edilir. - Lüks, süs, tantana, ipekli kumaşlar, boya, peruka, dans gibi dünyevi yaşamın fantazi züppeliği,
resimlerin konusu olur. Hayvani arzuların hüküm sürdüğü sahneler ortaya çıkar. Günlük ve anlık janr resimleri
ilk kez itibar görür. - Manzara resmi, resim sanatında müstakil olarak kandini ilk kez göstermeye başlar. Bu
manzara ifadesi, klasik üsluplu resimlerde görülen hayali ve itibari manzaralara hiç benzemez. Bunlar doğa karşısında
etüd edilmiş, figüre fon olmayan, müstakil açık hava resimleridir. - Resimdeki hacim ifadesi ışık-gölge
ile elde edilir. Klasik resmin üniversal ışık anlayışı ortadan kalkar. Mevzi, tek noktadan gelen
ışık biçimlendirme de esas olur. - Klasik resimde görülmeyen etin ten rengi, ifade edilmeye başlanır.
Şehvani duyguları belirten resimler ortaya çıkar. - Hikaye etme düşüncesi ile kompozisyonlar düzenlenir.
- Çizgisel desenle biçimlendirilen klasik devre resminin objesi yanında, barok resim, boyanın resmedilen şeyin
maddesini yansıtmasını amaç edinir. Boyanın madde güzelliği keşfedilir. Böylece tarihte ilk
kez tuş resminin ortaya çıktığı görülür. Doğa güzelliği yanında resimde ilk kez beliren
boya güzelliği, bir sanat değeri olarak kabul edilir. - Barokun son aşaması olan rokoko ile üslup
gelişimi, süsleyici ve sahteci bir resim anlayışı içinde kendini tüketir.
Tarımsal kültürlerin sanat üslupları, bu özellikler
ile binlerce yıl devam eder durur. Ama sonunda tarım kültürü ve ekonomisi, yerini başka bir dünya görüşüne,
başka bir kültür ve ekonomiye bırakır. Öyle ki, XIX. yüzyılın başından itibaren Parlementer-
Bilimsel-Teknoloji çağı diye yeni bir çağ başlar. Artık tarımsal kültürün bütün değerleri
iflas eder. Önce saray, sonra din ve kısa zamanda tarımsal kültürle ilgili bütün kurumlar değişir. Askeri
taktiklerden aileye ve milli eğitime kadar herşey yerini yeni kurulan dünyaya göre ayarlar. Bu yeni oluşum,
insanlığın büyük ölçüde çarpıştığı, birbirini yediği yeni bir dönemi hazırlar.
Bilimsel araştırmalar, teknoloji ve parlementer düzen, sanatçıyı da yeni bir ortam içinde bırakır.
Sanatçı artık ona görev veren sarayı yanında bulamaz ve yalnız kalır. Böylece sanat ilk kez,
din kurumları ve saray dışında sanatçının kendi kişisel görüşlerini yansıtır.
Bu yüzdendir ki, biz XIX. yüzyılın başından itibaren kişisel görüşlerin kaynaştığı
bir akımlar devrinin açıldığını görüyoruz. Bilimsel Teknoloji Çağı’nın
tarımsal kültürlerden ayrı, yeni bir arkaik, klasik ve barok sanatı ortaya çıkar.
|